Yeniden Düşünmek

IMG_1831.JPGHer geçen gün garip bir hal alan sevgi dediğimiz o sihirli sözcük… Özgürlükle doğrudan ilişkili olan bu kelime bir anda hayatımızı ve bakış açımızı küçücük metrekarelere sığdırıyor. Hataları, eksikleri ve geleceğe dönük planları bir çırpıda düşünmemizi sağlarken, öngörülerimize engel oluyor. Sonra göremeyeceğimiz dünyaların kapısını araladığı gibi, hayal ettiğimiz kapıları da bir bir kapatıyor ve her şeyden en önemlisi de sonrasında özleyeceğimiz bu hayalleri de zamanla unutturuyor. Devamı da ya hayal kırıklığı ya da pişmanlık…

Hz. Ömer: “Sizden biriniz, bir başkasının sevgisine nâil olursa, ona sımsıkı sarılsın. Çünkü bu çok nadir zuhur eder.” demiş. Bunu okuyunca bizdeki bu hissiyatı nereye yerleştireceğimi şaşırdım. Şayet sevmek bu kadar kolay olsaydı, Hz. Ömer niçin böyle diyecekti. Sevginin adabı ve sınırları konusunda okumaya çok ihtiyacımız var, çünkü sevgi irtifa kaybediyor. Birçok noktada ve meselede, menfaat, maneviyatın önüne geçiyor. Sonuç çok açık: sevgi yok, heves çok.

İnsanlarla iletişim halinde olmak ve sosyal çevre edinmek yaşama tutunmanın gerekliliklerindendir. Yalnız başına olma isteği ise çoğu zaman sıkıntılı halin habercisidir. Dünyada yaratılmış her şeye değer vermek diye bir şey var. Aynı zamanda akabinde şu da var: “peki kimseye güvenememiş ise nasıl değer verecek?” İnsan zor zamanlardan geçer, ama üzerinde o zamanların hakkı ve içgüdümüze verdiği sağlam bir alt yapısı da vardır.

Şunu anlamış bulunuyorum: En yalnızlık ve en tatsız olay bile sonunda aziz bir hatıraya dönüşür. “Gözleri görmeyen insana ‘gör’ demek ne fayda sağlar?” diye düşünüp öyle yola çıkmak gerekir. Yoksa yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem güvenini.

Reklamlar

Keşif mevsiminde İzmir

Her mevsim gezmenin tadı başkadır muhakkak. Bazıları kış ayı bazıları ise yaz aylarını sever. Benim ise gezmeyi en çok sevdiğim ay sonbahar ayları. Özellikle her kasım ayında muhakkak bir şehri keşfe çıkarım. Bu kasımda kendimi İzmir’e(Çeşme, Foça, Şirince, Alaçatı) ayırdım. Öncelikle Izmir’de geziye havaalanına yakın olduğundan Efes’ten başlamanızı öneriyorum. Tarihi hakkında bilgi nette mevcut olduğundan sadece gözlemlerimi ve fotoğraflarımı paylaşacağım. Tiyatro kalıntılarına bakınca sanatın yıllar önce de var olduğunu görmek insanı mutlu ediyor. Demek ki insanoğlu yıllar önce de eğlenme, izleme ve izlenme ihtiyacı hissediyormuş. Tarihi kalıntıların çok olduğu bölgeyi arkeoloji ile ilgilenenler mutlaka gitmeli, görmeli.

Efes’in ardından öncelikle herkesin bayılarak yılda iki defa gittiğini duyduğum Alaçatı’ya gittim. Şansımıza hava harikaydı. Portakal, mandalina ve limon ağaçlarının kokusuyla dolu birbirinden güzel bahçeli evler ilçeye girer girmez mest ediyor insanı. Sonbahar olması itibariyle ağaçlar ve çiçekler artık kendini dinlenmeye bırakmış. Fakat benim gibi sessizliği sevenler tam da bu ayda gitmeli Alaçatı’ya. Sessizliğin mis kokularla karıştığı bu şirin ilçede tam bir ada havası hâkim. Eski Foça ise diğer ilçelere göre çok daha hareketli bir sahil kasabası diyebiliriz. Sahili yürümek için harika. Şirince de adı üstünde küçük ve şirin bir yer. Köy halkı buranın ün kazanmasıyla epey bir ticarete dökmüş her şeyi. Birçok güzel ev kafeye dönüştürülmüş. Şikâyet amaçlı söylemiyorum özünü kaybetmediği sürece insanların gezip görmesi açısından güzel durum tabiki. Ev hanımları içinde ayrıca bir geçim kaynağı oluşmuş burada. Kadınlar yaptıkları tarhanaları, örgü işlerini, takıları ve reçelleri satarak para kazanıyor. Unutmadan bu mevsimde otel fiyatları ve uçak bileti ücretleri de oldukça uygun oluyor. Birgün mutlaka Ege kıyılarına denk gelmeniz dileğiyle…

Kafamın içindeki sesler

image.jpg

Ne bende ne beni saran bulutlarda bir başkalık vardı. Önüne geçmek mümkün olmayan yağmurlarda ıslanmak gibiydi. Belki de bu yüzden her damlada telaş ve heyecan göstermek çocukluktan. Her şeyin hayal olduğu ortaya çıkınca ne yapılabilirdi peki ?

Bir insanın size her şeyini anlattığını zannettiğiniz anda onun gerçekte hiçbir şey anlatmadığını görmek, size en yakın olduğunu sandığınız anda, kilometrelerin ötesindeymiş kadar uzak olduğunu kabul etmek ve inanmak… Dünyada güvenilen bir mutluluk var biliyorum. Burası insanların en son sınıra kadar birbirine yaklaşıp, söylediklerini dinlemeden, hayattan ayrıldıkları yol sanırım. Bu yolda kimse kimseye bakmadan koşmak temel amaç sayılıyor. Verilen sözler, beklentiler, hayaller, atılan adımlar, değiştirilen mekanlar, kariyer, sebepsiz gelgitler ve daha birçoğu. Bunun böyle olması lazımdı. Kimse kimseyi bekleyemediği gibi kimse kimsenin yalnızlığını da paylaşamaz. Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Üzülüyorlardı. Ve ben kafamın içine ve yalnız kendi ruhumu doyurmaya çalışırken toplumun içinde değil, dışında saklandığımı hissediyordum. Peki ya hayatımın istikametine hakim olacak değişim ne zamandı? Ya da herkeste böyle bir dönem var mıydı? Bazen hatıralarım ve sakladıklarımın bile bana tahammül etmek zorunda olmadığını düşünüyorum. Bilhassa cesaretimi büsbütün kırarak beni etrafımdan uzaklaştıran anların her ayrıntısını hatırlamak. En yorucu olan da bu sanırım. Şüphesiz düşüncelerin hep anıların etrafında dönüp dolaşması bundandı. Acaba gerçekten dünyada önüne geçilemeyecek hadiseler var mıydı ve biz bunlara sebep veya mantık ararken mi tükeniyorduk bilemiyorum.

Gece yarısını geçiyordu. Herkes yine sınırlarının ötesinde uykuya dalmıştı. Bense gecenin bir yarısı işte aklımda sesler. Penceremden sokağı izliyorum. Sokağımızdaki lambayı hala tamir etmemiş olacaklar ki zifiri karanlık. İzlerken hayal kurabildikten sonra onun da önemi yok gerçi. Önce sıradanlıkları düşünüyor, sokağın yarınki halini kuruyorum. Sonra mı ? Mesela okuduğum şiirin dizelerini sokağa çıkıp dağıtmak istiyorum. Her karanlık sokak bir kafiye ile uyum sağlasın. Her harf bir kapı açsın. Ulaşsın herkese bir parça huzur, bir parça sevgi…

Odunpazarı’nda sonbahar

imageBu hafta müze şehri diye anılan Eskişehir’deydim. Birçok kişiden Avrupa’daki şehirleri andırdığını da duymuştum. Her yerini anlatmayacağım nette birçok bilgiye sahip olmak mümkün. Bu nedenle benim en çok beğendiğim Odunpazarı’ndan fotoğraflarla bahsedeceğim.

“Odunpazarı” ismini alan bölge, lületaşı ustaları, bakırcılar ve demirciler gibi geleneksel el sanatlarının isimleriyle anılan sokakların kurulmasına neden olmuş. Osmanlı sivil mimari örneklerini taşıyor. Cumbalı evler, çıkmaz sokaklar, ahşap süslemeler bizi hep televizyonlardan izlediğimiz geçmiş dönemlere götürüyor. Odunpazarı çevresinde çok sayıda müze bulunuyor. Giriş ücretleri ise çok uygun. Gezilerde lezzet farkı adına arayış içinde olanlar da meşhur Çiğ böreğini mutlaka tatmalı.

Eskişehir’in simgesi haline gelen Porsuk Çayı ise şehre muhteşem bir görsellik katıyor. Porsuk üzerinde gondol ve bot turları düzenleniyor. Venedik’teki gondol turlarını andıran turlar cüzi bir ücret karşılığında yapılıyor.

Zorunluluk tavsiyesi “yurtdışı”

imageGeçen gün arkadaşlarımla bir kafede biraraya geldik. Önce üniversite yıllarındaki anılar, sonra iş hayatındaki saçmalıklar, sonra kim kimle evlenmiş muhabbetleri ve sonra yurtdışı hedefleri… Sohbet dönüp dolaşıp aynı yere illaki geliyor. “Yüksek için kesinlikle gitmeliyim, yok duramam ben buralarda kesin gideceğim, kaç sene yurtdışında yaşadım neden döndüm bilmiyorum” şeklinde devam eden cümleler. Üniversitedeykende farklı ülkelerde çalışmış hocalarımız buraya uyum sağlamakta zorlandıklarını anlatıyordu. Sadece arkadaş ortamı değil düşündüğünüzde son birkaç yıldır eşinize dostunuza aynı tavsiyeleri verdiğiniz ya da aldığınız olmuştur.

Okul dönemi başladı. Üniversite öğrencileri bavullarını hazırlıyor. Benimde bu sene tüm kuzenler iyi yerlere yerleşti. Ablaları olarak verilen tavsiyelerin başında da “yurtdışı tecrübesi” geliyordu tabiki. Ama hçbirzaman gidip tamamen orda kalmalarını önermedim. Belki de bu hep böyleydi. Üçüncü dünya ülkelerinden, gelişmekte olan ülkelerden batıya göç etmek hedeflerin bir parçasıdır. Sadece eğitim konusunda değil, batıya yakın temas gerektiren iş yapanların da en büyük hayalidir. On yıl önce hayal olarak kalıyordu. Fakat şimdi hayaller beyin göçüne dönüyor ya da birçok insan Avrupa’ya yerleşmeyi zorunluluk olarak görüyor. Görmeyenler de küçümseniyor. Çünkü herkes batıda yaşamayı istemeli ve orayı olağanüstü görmeli. Bu algı sadece Ortadoğu ülkelerinde değil, bizde de hakim. Avrupa’yı gördüğümde ben de orada yaşamanın hayalini kurdum. Döndüğümde de gitmeyi düşündüm elbette herkes gibi.

Gidenler de arada kalıyor. Orada demokrasiye, hoşgörüye, ön yargıya ve insana verilen değeri görüyor. Birkaç ay kalıyor. Her şey düzene giriyor. Alışıyor ve seviyor. Sonra aklının bir köşesi burada kalıyor. Sevdiklerinde, yemeklerinde, ezan sesinde ve daha birçoğunda. Sonra buraya geliyor “acaba” diyerek. Ama bakıyor ki burada da yapamıyor. Uzun süre ülkesini sadece sevdiği şeylerle düşünürken, görmezden geldiği olumsuzluklar birbir dökülüyor. Anlamsız gelmeye başlıyor. Geçen zamanda Türkiye’ye duyduğu kendi özlem ve hayranlığına şaşıp kalıyor. Dönmenin tam bir hata olduğunu düşünüyor. Sokaklarda bir yabancı gibi dolaşıp “nasıl döneceğim” telaşına kapılıyor. Sanki artık burada kaybolacağını ve birdaha dönemeyeceğini hissediyor.

Özellikle üniversite öğrencileri için batı ile ülkesi arasında yaşadıkları buna benzer duygular. Ülkede yaşananlardan mutsuz olmak ve şikayet etmek en doğal hakkımız tabi ama bunu değiştirecek olan da bizleriz. İstanbul’da hatta en kalabalık ilçelerinden birinde yaşayan biri olarak bu şehirden uzaklaşmak aklımın bir köşesinde hep var. Burada mutlu olmadığımdan değil elbette, ama sanki daha sakin bir şehirde ülkem için çok daha faydalı bir birey olacağımı hissediyorum. Yurtdışına gitmeye de kesinlikle karşı değilim. Aksine gidip gezilmeli, görülmeli, kıyaslama yapılmalı. Ama ülkeyi terk etmek ve bunun için tavsiye vermeyi iyi düşünmeli. Giden küçük bir ülke olarak geri dönmeli ve kaldığı yerde ülkesini yüceltmek için büyümeli. Zorunluluklar dışında olan mutsuz olduğu yeri değiştirmeyi denesin, ülkesini terk etmesin. Bilemiyorum belki de haklılar…

Sosyal medya bir terapi mi?

Facebook-sayfamiz-yayinda

Sosyal medya hayalimizdeki hayatı biranda avuçlarımıza sunuyor. Evimizin en güzel köşesini, çocuğumuzun yaptığı birbirinden sevimli hareketleri, bebeğimizin ilk adımını, ilk tatilini, ilk adım atacağı ayakkabıyı, özel düğün için aldığımız marka elbiseleri, binbir rötuşla en güzel çıkan halimizi, ayda yılda bir gittiğimiz fakat her gün orada yaşıyormuşçasına en lüks mekanlarda yediğimiz yemeklerin fotoğrafını instagrama koyup imkanlarımız ölçüsünde sanal mutluluk yaşıyoruz. Hızlı geçen zamanımızı ya da biraz eksik olan egomuzu tatmin ediyor, iyi hissediyoruz var mı ötesi. Ne yazık ki ötesi olanlar da var.

Birkaç ay içinde neredeyse 10 arkadaşımın boşanma seviyesine geldiğini ya da boşandığını öğrendim. Çok şaşırdıklarım ya da hiç tepki göstermediklerim de oldu. Ama en çok şok olduklarım ise sosyal medyada dünyanın en mutlu çifti pozları verenler. Bunu da bizzat sordum. “Ama siz çok mutlu görünüyordunuz. Nasıl yani? O fotoğraflar neydi peki? ” diye başlayan cümlelerim ve sonu gelmeyen dertli anlatımlar. Genel olarak ifade edilenler ise şöyle: “o fotoğraflar aslında her yeni başlangıç için çabaladığımız anlar, sadece fotoğraflarda öyle aslında her günümüz kabus, koca bir boşluğu burada doldurmaya çalışıyorum, nereden bilebilirdim böyle olacağını, erkeklere sakın güvenme, boşver en iyisi bekarlık…” Şeklinde bir yığın serzenişler. Hepsinin farklı farklı sorunları olduğu belli. Hani ‘okumuş tahsilli kibar diye nitelendirdiğimiz, namazında niyazında beyefendi sessiz ya da çok çalışkan iyi para kazanıyor başkasına bakmaya bile vakti yok ya da çok hanımefendi kız’ dediğimiz tablo vari insanlar var ya işte bunlardan bazılarını bir duyuyorsunuz, eşine şiddet uygulamış, diğeri aldatmış ötekisi başka birine aşık olmuş gibi binlerce hikaye… Demem o ki iş ne namazda ne de zenginlikte bitiyor. Erkek ya da kız diye ayırmadan ifade etmek istiyorum. Çünkü artık devir değiştiği gibi rollerde değişti. Genel hatlar aynı olabilir elbette ama her şeyden önce ihtiyacımız olan tek şey insan olmak ve saygı çerçevesinden dışarı çıkmamak. Dinlediğim hikayelerde sadece kahramanlar farklı, olaylar hep aynı. Bir evliliğe artık sadece yalanlar değil, siyaset bile dahil oluyorsa toplum olarak pek de sağlıklı nesillerin geleceğinden ümitli değilim. Şimdi herkes güçlü. Herkesin söz hakkı, parası, kariyeri, ailesi, ideolojisi, yaşam tarzı ve çevresi var. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Herkes kendi başına bir iktidar, bir güç kaynağı.

Evet artık sosyal medya hayatımızda karşı koyamadığımız alışkanlık ve topluma tutunma çabası için büyük bir araç haline geldi. Kim ne yapmış, neyi nasıl ifade etmiş, en çok neler beğeniliyor demeden neredeyse günümüzü geçiremiyoruz. Evli biri değilim ama çevremdeki genel olarak mutlu olan çiftlerin sosyal medyayı kontrol altına aldıklarını görmekteyim. Tabi ki insanın sosyal olması gündemden uzak olmaması gerekli ve güzel bir şey. Ama evlerimizde, ailemizde ve çocuklarmızda bunu nereye yerleştiriyoruz bunu düşünmek gerek. Artık çocuklar fotoğraf çektirmeden önce ‘instagramda mı paylaşacaksın’ ya da ‘anne baba beni böyle paylaşır mısın?’ diyerek yetişen bir nesle doğru gidiyor. Bilemiyorum tabi belki bende öyle olacağım ama olmamak için elimden geleni yapacağım. Sadece fotoğraflardaki yaşantıyı içgüdüsel olarak hissedip sosyal medya yoluyla sağlamaya çalıştığımızı düşünüyorum. Her fotoğraf ya da her sosyal medya kullanıcısı için konuşmuyorum elbette. Ama orada ötelenmiş hayatların olduğu kesin. Yaşadığımız hayatın fotoğrafı mı yoksa yaşamak istediğimiz hayatın fotoğrafı mı bizi mutlu ediyor? İlki bence. En azından uzun vadeli…

Sizin de bir temizlik hatıranız var mı?

image

Kırk yıldır değişen dünya düzenine, modernleşen kültüre, tatilleşen bayramlara, alışveriş tutkusuna, birbirini görmekten aciz olma durumuna velhasıl bunların hepsine meydan okuyan tek bir şey vardır ‘aile sesi.’

O sesi en çok da bayramlarda arıyor insan. Koskoca bir evde anne eline alışkın eşyalar, baba elini bekleyen tamiratlar başkasını asla kabullenmek istemez. Neyi tutsanız elinizde kalır ya da yaptığınız hiçbir şeyin tam olduğunu hissetmezsiniz. Gözünüzü kapatsanız yaptığınız temizliğin bile anneniz tarafından eleştirilip beğenmediğinde kızdığınız vakitler aklınıza gelir. Sonra şöyle bir toparlanıp cam, pencere, halı vs. yeniden başlarsınız hepsine. Demem o ki temizlik bile yeri geliyor hatıra oluyor. İllaki herkesin anne kız, baba-kız ya da baba oğul aklınıza gelen binlerce temizlik hikayesi olmuştur.

Bayram kapıdan girdiğinde mütemadiyen kendini hatırlatıyor. Bayram temizliğinin hikayesi böyledir. Annelere siner, kızlarına sirayet eder, evin her köşesi o günü özellikle bekler. Sanki o bayram günü herkes evin pencerelerine bakarak yürürcesine, eve gelenler koltukların altını kontrol edercesine, avizeleri aşağı indirip toz var mı diye kontrol edercesine, herkes Ramazan boyunca ilk kez o evde yemek yiyeyecekmişçesine, perdeler sanki bütün bir yıl yıkanmamışçasına hummalı bir temizlik yapılır. Unuttuğum birsürü şey olduğuna eminim onları siz tamamlayınız. Küçüklüğümden beri hiç anlam veremesemde bu duruma, bayram geldiğinin hissini veren en tatlı telaşlardan biri de buymuş aslında. Sanırım bunları rengi eksilmiş bayram geçirenler anlayabilir. Doğrusu ‘nerede o eski bayramlar’ diyecek yaşta değilim. Fakat bana göre ömrümüzden düşen her dakika eski oluveriyor. Yaşadığımız her anı ‘en son o günü’ hatırlayacakmış gibi devam ediyoruz nefes almaya. Taki bir önceki hatırayı unutturacak günlere kadar…
Her şeye rağmen Ramazan Bayramı’na ulaştık. Acı veya tatlı bir öncekini unutturacak güzel günleriniz ve bayramlarınız olması temennisiyle Ramazan Bayramımız Mübarek olsun.